Sağlık
Prof. Dr. Öztürk: Türkiye’de 600 Cüzzamlı Hasta Var
KSÜ Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Perihan Öztürk, “Türkiye’de 600 cüzzam hastası bulunuyor”
Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi (KSÜ) Deri ve Zührevi Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Perihan Öztürk, ocak ayının son haftasının Dünya Cüzzam (Lepra) Günü olması dolayısıyla bir bilgilendirmede bulundu.
Prof. Dr. Perihan Öztürk açıklamasında, “Lepra olarak da bilinen cüzzam hastalığı, antik çağlardan beri bilinen ve Yunan tarihçi Herodot’un milattan önce beşinci yüzyıla kadar tarihlenen çalışmalarında bahsinin geçtiği bulaşıcı bir hastalıktır. Tarih boyunca bütün kıtalarda gözlenmiş ve insanlar tarih boyunca cüzzamdan korkmuştur. Bu nedenle cüzzamlılar toplumdan dışlanmış, tecrit altında diğer insanlardan oldukça uzak ve kötü yaşam koşulları altında yaşamak zorunda kalmışlardır. Cüzzam mikrobu ilk olarak 1876 senesinde Norveçli bilim adamı Armauer Hansen tarafından bulunmuştur. Cüzzam, Mycobacterium leprae adlı mikroorganizmanın neden olduğu; birincil olarak vücudumuzdaki sinirleri etkileyen, ardından deri, göz, karaciğer, dalak, kemik iliği ve testis gibi başka organları da etkileyebilen kronik bir enfeksiyon hastalığıdır. Hastalık duyu kaybı, kas zayıflaması ve felçle sonuçlanabilir. Sakatlıklar geç teşhis ve yetersiz tedavi sonucu yıllar sonra oluşur. Hastalarda şekil bozuklukları ve kalıcı hasarlar oluşmadan teşhis ve tedavi edilmelidir. Cüzzamın ortalama 5 yıl gibi uzun bir kuluçka süresi olduğundan nasıl bulaştığına dair kesin kanıtlar bulunmamaktadır. Semptomlar 1 yılda ortaya çıkabileceği gibi 20 yıl gibi uzun zaman içerisinde de hastalık kendini belli edebilir. Bulaşma teorik olarak üst solunum yollarından damlacıklarla atılan mikroplardan dolayı olur. Hastalık büyük oranda çocukluk döneminde ortaya çıkar. Evli çiftler arasında hastalığın geçme oranının çok düşük olması, erişkinlerin enfeksiyona dirençli olduğunu göstermektedir”. ifadesini kullandı.
Türkiye’de cüzzam görülme sıklığı 10 binde bir vakanın altında
Ülkemizde 600 civarında cüzzam hastası olduğunun bilgisini veren Prof. Dr. Perihan Öztürk “Hastalık ülkemizde son 10 yılda, yılda 1-2 vaka şeklinde görülmektedir. Toplam cüzzamlı hasta ülkemizde 600 civarında bulunmaktadır. Ülkemizde Dünya Sağlık Örgütünün lepra eliminasyonu hedefine ulaşılmış olup görülme oranı on binde birin altındadır. Cüzzamın erken tanınması ve hekime başvurulması hastalığın ülkemizden tamamen ortadan kaldırılması için önemlidir” dedi.
Cüzzam hastalığının teşhisi, tedavisi hakkında bilgiler veren Öztürk, şunları kaydetti:
“Deride, derinin diğer alanlarına göre daha açık renkte olup üzerine çeşitli uyaranlar verildiğinde bu uyarıların hissedilmediği alanlar olması erken bulgulardandır. Bu açık renkli alanlarda terleme olmaz ve kılsız hale gelebilir. El parmaklarından dördüncü ve beşincisi içe doğru bükülebilir, avuç içi kaslar eriyebilir, kol ve bacak sinirleri kalınlaşıp görünür hale gelebilir. Yüzdeki sinirler etkilendiğinde körlük gelişebilir. Kaşlar uçtan dökülebilir. Cüzzamın tedavi edilmemesi durumunda bu belirtiler ağırlaşır ve hastalık ilerler. Gelişen komplikasyonlar arasında en önemlileri yüzde kalıcı şişkinlik, yumrular, erkeklerde kısırlık, uzuvlarda kalıcı hasarlar, burun kanamaları ve burun şekil bozukluğuyla kendini gösteren burun bozukluklarıdır. Cüzzam hastalığının teşhisi, tedavisi ve takibi deri ve zührevi hastalıkları uzmanlarınca gerçekleştirilir. Dünya Sağlık Örgütünün önerisiyle çoklu ilaç kullanımıyla hastalık tedavi edilir. Erken teşhis ve tedavinin gerçekleştirilmesiyle hastalığın kalıcı sonuçlarının, oluşturacağı muhtemel sakatlıklarının, hastalığın diğer insanlara yayılmasının ve daha fazla hasar bırakmasının önüne geçilebilir.”
Prof. Dr. Perihan Öztürk, hastalığın bulaşma şekilleri hakkında da bilgi vererek sözlerini şu şekilde tamamladı:
“Cüzzam hastalığının herhangi bir hastalığı bulunmayan erişkin insanlara bulaşma ihtimalinin nerdeyse imkânsız olması ve hastaların taşıdığı mikropların tedaviden çok kısa süre sonra ölü hale gelmesi hastalık hakkında geçmişteki ön yargı ve korkuların yok olmasını sağlamıştır. Eskiden tam bir tecrit altında yaşatılan hastaların artık günümüzde tedavi altındaysa işini sürdürmesinde veya evlenmesinde sakınca bulunmadığı bilinmektedir. Cüzzam teşhisi konan hastanın sosyal açıdan yıkıma uğramaması ve toplumdan dışlanmaması için her türlü yardım sağlanmalıdır. Cüzzamla ilgili bu farkındalığın oluşması ve artması amacıyla ocak ayının her son pazar günü Dünya Cüzzam Günü olarak belirlenmiştir.”
Sağlık
Op. Dr. Devseren: Toplumun Yüzde 40’ı Baş Ağrısı Sorunu Yaşıyor
Dünya Sağlık Örgütü’ne göre toplumun yüzde 40’ında baş ağrısı sorunu yaşandığının altını çizen KBB Uzmanı Op. Dr. Nimet Özalp Devseren, migren semptomları, çeşitleri ve tedavisi hakkında açıklamalarda bulundu.

Kulak Burun Boğaz Uzmanı Op.Dr. Nimet Özalp Devseren, toplumda en çok yaygın olan baş ağrısı tipleri hakkında bilgi verdi. Devseren, “Baş ağrıları toplumda son derece yaygın bir problemdir. Dünya Sağlık Örgütüne göre toplumun yüzde 40’ı baş ağrısı sorunlarıyla uğraşıyor. Yaygın olmakla birlikte her başağrısı tipi aynı değildir. En sık görülen baş ağrısı problemlerini ‘migren’ , ‘gerilim tipi baş ağrısı’ , ‘sinüs hastalıklarına bağlı baş ağrıları’ olarak sayabiliriz” dedi.
“7-10 GÜN ARASI BAŞ AĞRISI ÇEKİYORSANIZ DOKTORA BAŞVURUN”
Op. Dr. Devseren, baş ağrısı rahatsızlığı çekenlerin özellikle 7 ila 10 gündür baş ağrısı çekiyorlarsa bir doktora başvurmaları gerektiği uyarısında bulundu. Ağrı tipleri ve belirtileri hakkında bilgi veren KBB Uzmanı Devseren şunları söyledi: “Migrendeki ağrı keskin zonklayıcı ve genellikle kafanın tek tarafını tutan ağrı ile karakterizedir. Baş ağrısı ile birlikte mide bulantısı, sürekli yorgunluk hissi, dengesizlik hissi, bulanık görme gibi semptomlar eşlik edebilir. Migren nörolojik bir altyapıya sahip, hatta genetik geçiş gösteren bir hastalıktır.”
Bir diğer baş ağrı tipinin gerilim tipi baş ağrıları olduğunu belirten Devseren, “Gün içinde tükettiğimiz yiyecek, içecek ile, rakım değişikliği ve stresten tetiklenebilen bir ağrı tipidir. Daha donuk, daha sızlayıcı, şakakları mengene ile sıkıyormuşsun gibi bir ağrı ile karaterizedir. Migren ile gerilim tipi, sinüs tipi baş ağrısının belirtileri birbirlerine benzeyebilir. Sinüs kaynaklı baş ağrıları öncesinde nezle, grip gibi viral bir hava yolu enfeksiyonu geçirilmiş oluyor.” şeklinde konuştu.
BAŞ AĞRISI SEMPTOMLARI VE TEDAVİSİ
“Ön yüzde bir dolgunluk, basınç hissi, öne eğilmekle ve yatmakla daha çok şiddetlenen bir baş ağrısı olur” vurgusunda bulunan Op. Dr. Nimet Devseren, “Bu baş ağrısı ile birlikte sinüs hastalıklarında çoğunlukla burun tıkanıklığı ve geniz akıntısı, öksürük, koku alamama gibi semptomlar eşlik edebilir. KBB muayenesi, endoskopik bakılarla, sinüs tomografisi çekilerek ağrıda ayırıcı tanıya gidilebilir. Enfeksiyona bağlı olabilir, alerjik burun etlerine bağlı sinüsler havalanmıyor ve bası altında kalmış olabilir. Sinüslerin içinde mukus ve retansiyon kisti olacak denilen yer kaplayıcı ekstra lezyonlara bağlı sinüs problemi olabilir. Bu problemlerin bazıları ilaçla, bazıları ise cerrahi müdahale ile tedavi edilebilir.” açıklaması yaptı.
Sağlık
KSÜ’de 14 Mart Tıp Bayramı ve Vefa Töreni Düzenlendi
Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi (KSÜ) Tıp Fakültesi tarafından “14 Mart Tıp Bayramı” ve “Çeyrek Asır Akademik Hizmet ve Vefa Töreni” düzenlendi.

KSÜ Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Konferans Salonunda gerçekleştirilen törene, KSÜ Rektörü Prof. Dr. Mahmut Ak, Rektör Yardımcıları Prof. Dr. Salih Yeşil ve Prof. Dr. Ramazan Çetintaş, Genel Sekreter İbrahim Palabıyık, Rektör Danışmanı Prof. Dr. Burak Telli, Hastane Başhekimi Prof. Dr. Sefa Resim ile akademik ve idari personel ve öğrenciler katıldı.
Saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın okunmasıyla başlayan program, açılış konuşmalarıyla devam etti.
Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Hafize Öksüz konuşmasında tüm hekimlerin ve sağlık çalışanlarının 14 Mart Tıp Bayramı’nı kutlayarak, insan sağlığı için büyük özveriyle görev yapan sağlık çalışanlarının emeklerinin her zaman takdire şayan olduğunu ifade etti.
Tıp Fakültesinin en kıdemli öğretim üyesi Prof. Dr. İlhami Taner Kale ise konuşmasında hekimliğin fedakârlık ve sorumluluk gerektiren kutsal bir meslek olduğunu belirterek tüm sağlık çalışanlarının 14 Mart Tıp Bayramı’nı kutladı.
KSÜ Rektörü Prof. Dr. Mahmut Ak konuşmasında “Kıdemli mezunlarımızı, yeni öğrencilerimizi ve tüm meslektaşlarımızı bu güzel günün heyecanıyla selamlıyorum. Tıp mesleği, meslekler arasında en önde gelenlerden biridir. İnsanların hayatlarının en zor ve en hassas anlarında başvurduğu bir meslektir. Aynı zamanda savaş zamanlarında dahi dost düşman ayrımı yapmaksızın ihtiyaç duyan herkese yardım eden kutlu bir meslektir.
Çanakkale Savaşı’nın yıl dönümünü yaşadığımız bu günlerde Gelibolu’da sargı yeri olarak adlandırılan alanda görev yapan bir hekimin, yaralı askerlere şifa dağıtırken kendi oğluna bir ağacın gölgesinde müdahale etmek zorunda kaldığı ve ne yazık ki evladını kaybettiği anlatılır. Bu örnek, hekimlik mesleğinin ne kadar büyük bir fedakârlık ve sorumluluk bilinciyle yürütüldüğünü gösterir. Burası yalnızca tıp eğitiminin verildiği bir yer değil, aynı zamanda vatanın ihtiyaç duyduğu her an görev almaya hazır insanların yetiştiği bir kurumdur.
Tıbbi biyokimya alanında önemli çalışmalar yapan ve birçok tıp derneğinin kurulmasına öncülük eden Kırımlı Aziz Efendi, ülkemize Kızılay’ı kazandıran, Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyetini kuran isimlerden biridir. Tıp mesleğinin Türkçe öğretilmesini önemseyen Kırımlı Ali Efendi ise 38 yıllık kısa ömründe hekimliğin vatan bilinciyle icra edilmesi gerektiğini gelecek nesillere aktaran önemli bir şahsiyettir.
Vatanımız bir dünya harikası olan coğrafyada yer almaktadır. Bu nedenle tarih boyunca pek çok mücadeleye sahne olmuştur. Milli Mücadele döneminde farklı devletler tarafından işgal edilmek istenen ülkemizde, 14 Mart tarihi aynı zamanda işgal kuvvetlerine karşı verilen mücadelenin ve milletin birlik ruhunun sembollerinden biri olmuştur. Gelecek adına en büyük ümidimiz ise hekimlerimiz ve sağlık camiamızdır.” dedi. tüm sağlık çalışanlarının 14 Mart Tıp Bayramı’nı kutlayarak, Tıp Fakültesine uzun yıllar emek veren, bilgi birikimleri ve özverili çalışmalarıyla tıp eğitimine ve sağlık hizmetlerine önemli katkılar sağlayan kıymetli akademisyenlere teşekkür etti.
Güzel Sanatlar Fakültesi Müzik Bölümü Araştırma Görevlisi Mehmet Karaca’nın gitar, Tıp Fakültesi öğrencisi Halil İbrahim Aydınlık’ın keman dinletisi ile devam eden programda Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Hafize Öksüz, katkılarından dolayı sanatçılara teşekkür belgesi takdim etti.
Program, “Çeyrek Asır Akademik Hizmet ve Vefa Töreni” ile devam etti. Rektör Prof. Dr. Mahmut Ak, üniversitede uzun yıllar görev yapan öğretim üyelerine Çeyrek Asır Akademik Hizmet ve Vefa Plaketlerini takdim etti.
Sağlık
Prof. Dr. Ahmet Karacalar Uyardı: “Sadece Estetik Bir Sorun Değil!”
Estetik ve plastik cerrahinin duayen isimlerinden Prof. Dr. Ahmet Karacalar, toplumda “Buffalo Hump” olarak bilinen ense hörgücü konusunda hayati uyarılarda bulundu. Karacalar’a göre; ense görgücü (Buffalo hump) yalnızca estetik bir sorun değildir; büyüklüğüne ve altta yatan nedene bağlı olarak postür, kas-iskelet sistemi ve bazı sistemik sağlık sorunlarına yol açabilir.

OMURGADA AŞIRI YÜKLENME VE KRONİK AĞRI RİSKİ
Prof. Dr. Ahmet Karacalar , ense kökünde oluşan hacim artışının, başın doğal ekseninden öne doğru konumlanmasına neden olabileceğini belirtti. Bu durumun servikal omurgada aşırı yüklenme, boyun kaslarında kronik gerginlik, üst trapez ve levator scapula spazmı ile sık baş ağrısına yol açtığı vurgulanıyor. Ayrıca, büyük dorsoservikal yağ yastığının üst sırtın daha kambur görünmesine, zamanla omuzların öne düşmesine ve şiddetli sırt ağrılarına neden olduğu bildiriliyor.
SİSTEMİK HASTALIKLARIN HABERCİSİ OLABİLİR
Büyük hacimli vakalarda servikal sinir basısına bağlı uyuşma yaşandığını ifade eden Karacalar, Buffalo hump’ın bazen altta yatan bir hastalığın belirtisi olabileceğine dikkat çekiyor: “Cushing sendromu, hipertansiyon, diyabet ve osteoporoz bunlardan bazıları.” Özellikle uzun süreli oturma ve bilgisayar kullanımında ağrı artışının bu hastalar için kaçınılmaz olduğu belirtiliyor.
“SIRADAN BİR YAĞ DEĞİL, TEKNİK BİR BAKIŞ AÇISI ŞART”
Tedavi konusunda ise Prof. Dr. Ahmet Karacalar tek çözümün liposuctionla yağın alınması olduğunu söylüyor. Ancak cerrahi teknik konusunda çok kritik bir ayrımın altını çiziyor: “Ancak bu doku sadece yağ dokusu değildir. Fibröz dediğimiz sert bağ dokusu ile karışık yağdır. Bu nedenle teknik olarak farklı bir bakış açısı gerektirir.”



































